|
Her toplum; yaptığı hizmetlerin halk
üzerindeki etkisini, yankısını ve geri dönüşümünü bilmek ister.
Ticaret için ayrılan bir sermaye; bir süre sonra gelir getirirse ancak
anlam ifade eder. Bir fabrika veya iş yeri açıldığında yine belli
oranda kazanç elde etmesi arzu edilir. Toprak, bağ ve bahçelere
yapılan kısa vadeli yatırımların bile mevsim sonunda karşılığı
beklenir. Fakat söz konusu emek ve hizmet insan için yapılıyorsa bunun
sonucu kısa sürede alınamaz. Çünkü bir insanın kendisine, çevresine ve
içinde yaşadığı topluma karşı, beklenen düzeyde hizmet vermesi zaman
almaktadır. Dolayısıyla insanın eğitim, öğretim, kültür ve dinî
değerlerini öğrenmek maksadıyla tabi olduğu süreç, daha uzun soluklu
bir süreçtir. Bu konuda yapılan çalışmaların ve harcamaların geri
dönüşümünü hemen beklemek doğru olmaz. Dünyanın her yerinde görüldüğü
gibi insan yetiştirilmesine dair düzenlenen bütçeler ve hazırlanan alt
yapılar çok uzun zaman almaktadır. Örneğin; bir üniversitenin kaliteli
insan gücü yetiştirmesi için ortalama çeyrek asır geçmesi
gerekmektedir. Özellikle sosyal alanlardaki plân ve programların
çevreye yansımasını somut olarak izlemek veya rakamsal olarak ifade
etmek için çok daha sabırlı olmak gerekiyor. Bu nedenle milletleri
yücelten eğitim, kültür, medeniyet ile dinî değerlerin ürünü olan
itikat, ibadet, ahlâk barış, huzur, güven ve hoşgörü uzun bir
birikimden sonra, sosyal hayata geri dönebilir.
Takdir edileceği üzere, din hizmetleri
ve buna ilişkin hususlar da, sosyal konular arasında yer almaktadır.
Yalnız başına bir ihtiyaç olan dinin sosyal hayatımızdaki konumu doğru
tahlil edilmelidir. Hal böyle olunca kimi toplumlarda din, sosyal
hayatın merkezinde yer almış kimi dönem ve yerlerde ise, ona temkinle
yaklaşılmış tartışmalara bile neden olmuştur. Özellikle seküler
düşünceyi benimseyen çevreler, dinin toplum üzerinde etkili olmaması
gerektiğini savunmuşlardır. Günümüzde de benzer tartışmalar tamamen
sona ermiş değildir. Bazıları daha da ileri giderek bu tür
çalışmaların ve hizmetlerin, cumhuriyetin temel nitelikleri arasında
yer alan lâiklik ilkesine aykırı olduğu görüşündedirler.
Başkanlığımızı ziyaret eden bazı yurt dışı heyetleri ile ülkemizdeki
bir kısım basın-yayın organlarının bile bu teze destek verir mahiyette
açıklama yaptıklarına rastlanılmaktadır.
Oysa ki, 1982 Anayasası ile Diyanet
İşleri Başkanlığına; milletimizin dayanışmasına ve bütünleşmesine
katkıda bulunmak üzere, görev ve sorumluluk verilmiştir. Buna dair
düzenlenen maddede; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri
Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî düşünüşlerin
dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek,
özel kanunla kendisine verilen görevleri yerine getirir.” hükmü yer
almıştır. Halen yürürlükte bulunan 633 Sayılı Teşkilât Kanununun giriş
bölümünde ise; söz konusu görev ve sorumluluk; “İslâm dininin
inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din
konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde
açıklanmıştır. Bu durumda yasal olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
varlığını lâiklik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmek hem hukuk
açısından hem bilimsel yönden mümkün değildir. Ayrıca sosyal ve kamu
vicdanı açısından da konuya yaklaşıldığı zaman din duygusunun asırlar
boyunca milletimizin kültürü, medeniyeti, düşüncesi ve yapısıyla
bütünleştiği müşahede edilmektedir. Nitekim Osmanlı devlet yapısında
da din hizmetleri “Şeyhülislâmlık” makamı tarafından yürütülmüştür.
Cumhuriyet yönetiminde ise bu görev ve yetki Diyanet İşleri
Başkanlığı’na verilmiştir. Böylece Cumhuriyeti kuran irade; din
hizmetlerinin devletin himayesinde yürütülmesini ve denetlenmesini
uygun görmüştür. Bu dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı, “Bir Cumhuriyet
Projesi” olarak kamu alanı içinde yer almıştır. Buna göre; plân,
program ve projeler çerçevesinde üretilen hizmetler, şüphesiz ki kamu
hizmeti kapsamında değerlendirilmelidir.
Dinin şu tanımı, bize önemli ipuçları
vermektedir: “Din; akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat
hayırlı olan şeylere götüren ilâhî bir kanundur.” Buna göre dinin en
önemli niteliği; ilâhî kaynaklı olması, Allah tarafından seçilmiş bir
peygamber aracılığıyla gönderilmesi, akıl sahibi kimseleri muhatap
kabul etmesi ve herhangi bir zorlama olmadan hür irade ile tercih
edilmesidir. Görülüyor ki dinin en önemli amacı, mensuplarını doğru,
hayırlı ve mutlu bir sonuca ulaştırmaktır. Bir kez daha hatırlatalım
ki gerçek din; herhangi bir düşünürün veya filozofun söz ve telkini
değildir. Tersine tanımından da anlaşıldığı gibi insanın doğuşuyla
birlikte ortaya çıkan bir duygudur. Çünkü insan her zaman ve her
yerde, sonsuz kudret sahibi bir varlığa sığınma, güvenme ve yardım
dileme ihtiyacını hissetmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de dinin fıtrî
yani yaratılıştan geldiğine işaret etmektedir: “Sen yüzünü bir hanif
olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O, İnsanları bu fıtrat üzere
yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez.” (Rum, 30) Artık
bedensel ihtiyaçları karşılamak hayatın bir gereği olduğu gibi manevî
varlığın devamı da ruhî ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Onun bu
ihtiyacını karşılayan en köklü müessese ise dindir.
Bu nedenle tarih boyunca akl-ı selim
sahibi hiçbir toplum; dini sosyal hayatın dışında tutmayı veya kendi
içinde bir problem şeklinde değerlendirmeyi göze alamamıştır. Çünkü
insanların; sığınma, güvenme ve bağlanma duyguları doğuştan
gelmektedir. Şu veya bu şekilde bir varlığa kutsallık ve yücelik
nispet edip ona bağlanmak zorundadır. Kendisine boyun eğilecek, ibadet
edilecek ve yalvarılacak en mükemmel varlık şüphesiz ki kâinatın
yaratıcısı olan Allah’tır. Her şeyi var eden bu yüce kudretin
mevcudiyetini kabul edip ona bağlanma insanı güçlendirir. Hayata
olumlu bakmasını sağlar. Böylece inanç ve sorumluluk, bir bakıma
yaşama bilincini geliştirir. Unutmayalım ki inanç ve dinî temelleri
olmayan fertleri bir arada tutmak, hayata bağlılıklarını sağlamak ve
moral değerlerini korumak oldukça zordur.
Görülüyor ki inanç ve din duygusu;
insanı içten kuşatan, kucaklayan ve yönlendiren bir özelliğe sahiptir.
Kişiyi yalnızlığa, tembelliğe ve ümitsizliğe karşı motive etmektedir.
Bireyin psikolojik yapı ve yaşayışında karşılaştığı çaresizlik, korku,
üzüntü, sarsıntı, hastalık, musibet ve felâketler için, ona teselli ve
güven sağlayan en büyük güçtür. Dolayısıyla ön yargılara kapılarak
insanları, bu değerlerden mahrum bırakma gibi bir haksızlık
yapılmamalıdır. Diğer taraftan dinin getirdiği ahiret inancı; bir
yandan insanı dünya hayatındaki davranışlarında duyarlı ve etkili
kılmakta bir yandan da ebedi bir geleceğe hazırlanma sorumluluğunu
hatırlatmaktadır.
Bu ahengi ön gören Yüce Allah
inananların kendisine ibadet etmelerini, hep birlikte saygı, hoşgörü,
barış, huzur ve güven içinde yaşamalarını emretmektedir. Çünkü
hepsinin amacı birdir ve hedefleri O’nun rızasını kazanmaktır. Hal
böyle olunca elbette Allah onların birbirlerine haksızlık
etmelerinden, düşmanlık yapmalarından ve nefret etmelerinden
hoşlanmaz. Ancak kardeşlik, barış, sevgi ve saygı içinde
yaşamalarından razı olur. Zaten dini de insanları özgür kılmak,
birbirine sevdirmek, dost yapmak ve mutlu kılmak için göndermiştir.
Buna göre; insanlar inançlarını ve davranışlarını özgür bir ortamda
tercih hakkına sahiptir. Nitekim Hz. Ömer Kudüs’ü fethedince, önce Hz.
Süleyman’ın mabedini ziyaret etmiş, sonra Hz. Davud’un makamına
giderek namaz kılmıştır. Kudüs ve halkıyla ilgili bilgileri aldıktan
sonra, onlara şu güvenceyi vermiştir: “Bu şehirde oturan halk; hangi
inançtan olursa olsun şu andan itibaren canları malları, kiliseleri,
haçları, kıbleleri, hastaları, sağlamları ve tüm bireyleri güvence
içindedir. Hiç kimseye zarar verilmeyecektir.”
Aslında bu alanda hatırlatılabilecek
daha çok deliller ve hükümler vardır. Fakat makalemizin hacmi, buna
yeterli değildir. Amacımız; yazımızın başlığında ifade edildiği gibi
ülkemiz ve Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetleri bağlamında sunulan din
hizmetlerinin mahiyeti, çalışma hayatımıza katkısı, barışa etkisi ve
söz konusu uygulamaların halkımıza yansımaları konusunda insanımızı
bilgilendirmektir. Ne var ki günümüzde din konusunu bilen bilmeyen,
ilgili ve ilgisiz kişiler her fırsatta eksik, sübjektif ve ön yargılı
bilgilerini âdeta “yeni buluş” (!) gibi takdim ederek insanların saf
ve temiz düşüncelerini etkilemektedirler. Dolayısıyla zihinler
bilimsel temeli olmayan bu tür ham iddialarla meşgul edilmektedir.
Elbette Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
ilgi alanına giren işlerin tamamını burada detaylandırmak mümkün
değildir. Ancak bunları ana başlıklarla ve öncelik sırasına göre ifade
etmek gerekirse; halkımızı inanç esasları, ibadet çeşitleri, ahlâk
prensipleri ve temel dinî bilgiler konularında doğru bilgilerle
aydınlatmak olarak açıklanabilir. Bu faaliyetleri ifa ederken
milletimizin tarih, kültür ve sosyal değerleriyle farklılıklarını bir
zenginlik olarak algılamaktadır. Hizmetin sunumunda, insanlık onuru
ile vatandaşlık bilinci esas alınmakta ve muhataplar arasında hiçbir
ayırım yapılmamaktadır.
Bütün bu hizmetler cami Kur’an kursu,
konferans, seminer ve basın-yayın ortamında; barış, huzur, güven ve
hoşgörüyle yürütülmesine özen gösterilmektedir. Ne var ki söz konusu
hizmetler çok geniş bir coğrafyada insan unsuru ile yerine
getirilmektedir. Şüphesiz ki diğer kurumlarda olduğu gibi on binlerce
görevlinin çeşitli zorluklarla hizmet verdiği bu büyük teşkilâtta da
bazı eksiklikler veya hatalar olabilir. Önemli olan bu eksikliklerin
sebep ve nedenlerini bir an önce tespit edip gidermektir. Her
kademedeki personelin meslekî bilgi, görgü ve deneyimini yükseltmek
için gerekli önlemleri almaktır. Düşünmek bile istemeyiz, ama bir an
için bu alanlarda boşluklar yaşandığını varsayalım. Ortaya çıkabilecek
bid’at, hurafe, cehalet, tefrika (ayrılık), istismar ve duygu sömürüsü
gibi felâketler, nasıl kontrol altına alınabilir? Bir toplum; ayrı
ezan, ayrı cami, ayrı cemaat, ayrı mezhep ve ayrı din görevlisine
nasıl tahammül edebilir? Bunlar kime ve nasıl hizmet verecekler?
Aralarındaki tartışmalara çekişmelere, karalamalara ve iftiralara kim
son verecek? Gerçekten bu tür bir boşluğu, belirsizliği ve kargaşayı
düşünmek bile yüreğimizi ağzımıza getirmektedir. İşte milletimiz bu
endişeyi ve tehlikeyi yaşamasın diye Diyanet İşleri Başkanlığı ve
çalışanları vardır.
Kişisel kanaatim odur ki, şayet tarih
boyunca din hizmetlerinin geri dönüşümü olmasaydı bizim için millî
mücadele yılları daha da zor olacaktı. Bir asra yaklaşan cumhuriyet
döneminde ise; bu birikim, zenginlik ve değerler elde edilemeyecekti.
Tarihte konu ile ilgili duygu yüklü birçok örnek verilebilir. Biz
bunlardan 24 Mayıs 1919 tarihli İkdam gazetesinin Sultanahmet
mitingiyle ilgili şu tasvirine bir göz atalım: “Yüz bin Müslüman,
Sultanahmet meydanında muazzam bir miting akteyledi. İstanbul dün,
heyecanlı demler geçirdi. Sabahleyin erkenden şehrimizin her
tarafından kafilelerle on binlerce kişi toplandı. Caminin önünde
hazırlanan kürsünün üzerinde konuşmalar yapıldı. Bu konuşmalardan
birkaç ortak cümlenin altı çizilmeye değer: “Ruhu göklerde olan
ecdadımız adeta minarelerimizden yedi yüz yılın şanlı tarihinin
bugünkü faciasını seyrediyor. Milletlerin ilahi hakkı ilan edileceği
güne kadar kalbimizde heyecanımız kalacak, eksilmeyecektir. Yedi yüz
senenin asil ve büyük mirası olan vakarımızı, adalet ve terbiyemizi
unutmayacağız. Bayrağımıza ve ecdadımızın manevî hatırasına asla
hıyanet etmeyeceğiz…”
Aynı mitingin sonunda yapılan şu dua
ise; hem gönül dünyamıza huzur ve heyecan vermekte hem de açıklamaya
çalıştığımız dini düşünce ve heyecanın milletimizin ortak iradesini
nasıl kuşattığını göstermektedir: “Müslüman ruhunu temsil eden
camilerine haç diktirme Allah’ım! Yedi yüz seneden beri minarelerinde
okunan ezan sesine bizi hasret bırakma Allah’ım! Topraklar içinde
millet için ölen şehitlerini mezarında ağlatma Yarabbi! Babaları için
ağlayan bir milyon yetimin hıçkırıklarını işit, bizi o şehitlerin ruhu
hürmetine siyanet eyle Yarabbi! Yedi yüz seneden beri denizlerin
hakimi, şarkın hükümdarı olduk. Bizi düşmanlarımıza esir eyleme
yarabbi!” (A. Kabaklı; Temellerin Duruşması, s. 84-86)
Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı |